Türkiye terör olaylarının dönemsel olarak sıklıkla yaşandığı bir ülkedir. Bugüne kadar olan süreçler analiz edildiğinde 1960 yılından 2000 yılına kadar iki yoğun terör dalgası yaşanmıştır. 2000’li yılla gelindiğinde, Hizbullah ve PKK terör örgütlerine karşı gerçekleştirilen başarılı operasyonların sonucu olarak, bu iki grup terör örgütünün etkisi önemli ölçüde minimize edilmiştir. Terörle mücadelede sıfır risk olmadığından, genelde sınırlı kontrol altına alma ve örgütleri minimize etmek önemli bir başarıdır. Tüm çalışmalara rağmen bir kısım kaçaklar olmakta ve teröristler eylem yapabilmektedirler. Önemli olan terörle mücadele eden birimlerin önleyici hizmetleri yerinde ve zamanında yapması ve istenmeyen olayları daha başlamadan önleyebilmesidir. Buna kısaca, bombanın patlamadan, teröristin hedefine ulaşamadan ele geçirilmesi de denebilir.
Son zamanlarda özellikle Kuzey Iraktan ve Doğudan bir kısım teröristlerin Türkiye’nin batı bölgelerine hareket ettikleri gözlemlenmektedir. Yine bu teröristlerin eylem öncesi yakalanmalarına da şahit olmaktayız. Bu güvenlik birimlerinin doğru bilgi topladığı, doğru istihbarat analizi yaptığı ve eşgüdümlü hareket ettiği anlamına gelir. Bu günlerde nispeten daha huzurlu bir ortamda bulunuyorsak, burada güvenlik görevlilerinin profesyonelliklerine uygun çalışmalarının çok önemli bir katkısı söz konusudur. Yakalanan bombadan çok patlayan bomba dikkat çektiği için vatandaş olarak güvenlik hizmetlerindeki hummalı çalışmaları pek far etmeyiz. Dolaysıyla, takdir ve teşekkür de pek sıklıkla aklımıza gelmez. Gerçi konunun en can alıcı kısmı burası değildir.
Son zamanlarda demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, özgürlükler gibi kavramlar bir hayli ön planda. Türkiye’de bu kavramlar tartışılırken, özür dilerim bu kavramlara biat edilirken bazı yanlışlılar da yapıyoruz. Bazen yasalar düzenlenirken, Murat 124 marka araca çelik cant veya çok pahalı bir müzik seti takılıyormuş hissi yaşıyorum. Örneğin terörle mücadelede en önemli konuların başında önleyici hizmetler ve bununda başında istihbarat gelmektedir. Ancak istihbarat yetkisinin düzenlemesi tam bir özgürlük mücadelesi meydan savaşına dönüşmüştür. İstihbarat işlemlerini yapanlar da adeta köşeye sıkıştırılması gerekenler olarak medyada lanse edilmektedir (Bakınız 7 Haziran 2005 tarihli Milliyet ve Hürriyet gazeteleri). Gazetelerdeki haberlere göre MİT izleme sınırlarını aşmıştır. İstihbarat konusu gereği, gizli bir faaliyettir. İstihbaratçı önceden tüm numaraları belirleyip, mahkemelerden izin alınmasını sağlayacak zaman aralığına sahip olmayabilir. Bu bağlamda istihbaratçı yasal çerçevede görev yaparken inisiyatif kullanması gereken kişi de olabilir. Burada iki şey önemlidir; bir istihbaratçının denetimi, iki istihbarat etiği.
Türkiye’de kurumlara güven oldukça alt seviyelerdedir. Bunun birçok nedeni vardır ve bizzat devlet kurumları da bu güveni sarsacak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Ancak toplumla devlet kurumları arasındaki güveni sağlamanın yolu kurumları çalışamaz hale getirmek olmamalıdır. Yasal düzenlemelere yetkilerin kötüye kullanılacağı kaygısıyla yapılabilir. Ancak bu düzenlemeler kurumların çalışmalarını denetleme yönünde olmalıdır. Ceza ve Ceza Usul yasalarındaki son düzenlemeler önleyici istihbarata olanak vermemektedir. Yasal düzenlemelerin temel mantığı yetkilerin kısıtlanması yönünde olmuştur. Oysaki burada asıl olan kurumların özellikle istihbarat kurumlarının yetkili kılınmasının yanında bu yetkilerin sıkı bir denetime tabii tutulmasıdır. Hesap verme araçlarının ve anlayışının ön plana çıktığı bir yasal düzenleme olmak zorundadır.
Güvende olmanın birinci maddesi olayların olmadan önlenmesi ise, istihbaratçıya güvenmek zorundayız. Bu güven, istihbaratçının elde ettiği bilgileri, şahsi veya grupsal çıkarları için kullanması veya bu amaçla bilgi toplaması anlamına gelemez. Tabi bu mesleği yapanların, denetimi, sorgulanması ve hesap vermesi gerekmektedir ve bu hem yasal olarak, hem de kurumsal olarak en iyi bir şekilde düzenlemelidir. Türkiye’de son zamanlarda görülen ise önleyici istihbarat yapmanın bizzat zorlaştırılması, hatta neredeyse imkansız hale getirilmesidir. Bir istihbarat faaliyetinde baştan olası tüm telefonların mahkemeye bildirilmesi oldukça zor, hatta bazı durumlarda olanaksızdır. Burada kaş yapalım derken göz çıkarılması riski vardır. Meslek mensuplarına güvenmek zorundayız. Yoksa, ölüm riski var diye ameliyattan kaçmamız veya doktorları mesleğini yapamaz hale getirmemiz çok doğru bir davranış şekli değildir.
Özgürlüklerimize sahip çıkmalıyız. Bu alandaki kazanımlarımızı geriye götüremeyiz. Ancak özgürlüklerimizin korunması güvenli bir toplum inşa etmek ve onu yaşatmakla mümkündür. İstihbarat örgütlerinin yaptığı yanlışlıklar olmuştur ve bu dünyanın her yerinde olmaktadır. Ancak bu hatalardan çıkarılması gereken ders onları çalışamaz hale getirmek değil yaptıkları hataların cezalandırılmasını talep etmektir. Bu talebi yapabilmek de konuyu doğru anlamakla yakından ilgilidir. Kurumlarımızı topluca suçlamak ve yapabilirliklerini sınırlandırmak yerine onların eksiklikleriyle orantılı eleştirmek ve daha etkin denetlemesini savunmak ülke güvenliği bakımından daha doğru ve yapıcı bir politika olacaktır. Sadece yasal düzenlemelerle sorunun çözüleceğine inanmak ve pratik uygulama alanlarını dikkate almamak önemli riskleri içermektedir.
Türkiye’de terör riski, teröristlerin kapasitelerinden ziyade, bizlerden kaynaklanan eksikliklere bağlı olarak artacak veya azalacaktır. Özgürlüklere ve demokrasiye sahip olmanın altın kuralı bunları nasıl yaşatacağımızı bilmekle orantılıdır.
Kaynak: İhsan Bal
Paylaş:




| < Önceki |
|---|






