Uzun yıllar klasik bir terör örgütü olarak faaliyet gösteren PKK diğer bir çok örgüte ‘nasip olamayacak’ imkanlara kavuşmuş ve Türkiye’nin tüm engelleme çabalarına karşın uluslararası alanda geniş bir destek bulabilmiştir. Bu destek 1990lar’ın ilk yıllarında PKK’nın siyasallaşma sürecine girmesini sağlamış, siyasallaşmanın en önemli kolu olarak da medya alanındaki girişimler görülmüştür. Aslında PKK uzunca bir süre kendi medyasını yaratmaya çalışmıştır. Öncelikli olarak ulusal ve uluslararası basını yanlış bilgilendirme ve yönlendirmeler yoluyla gayri resmi bir medya kanalı oluşturmaya çalışan örgüt ardından kendi gazete ve dergilerini çıkarmaya başlamıştır. Fırsatını buldukça yasal, yasaklanınca da kaçak yollarla yayınlarını sürdüren PKK bu yayınlarında üçlü bir hedef belirlemiştir: 1) Taraftar toplamak, 2) Eylemlerini meşrulaştırmak, 3) Devleti kötülemek. Bu hedeflerden ilki taraftar ve sempatizan olabilecek kişilere dönük olarak Türkçe ve Kürtçe yayınlarda ön plana çıkarken ikinci hedef daha çok tarafsız ve uluslararası kamuoyuna dönük olmuştur. En son hedef ise her türlü yayınlarda göze çarpmıştır. 1980ler’in sonuna gelindiğinde gazete ve dergilerine kaset ve kitapları da ekleyen PKK, ayrı bir dil oluşturmaya özel bir önem vermiştir. Kürtçe sözlükler ve diğer temel eserler yazılmasını teşvik eden örgüt, ayrı bir dil yaratmaya çalışarak adeta ayrı bir ulusun var olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Ayrı bir dile ek olarak ayrı bir tarih yazımı da ortaya çıkmıştır. Kürtlerin büyük ve farklı bir millet olduğunu iddia eden örgüt yayınları bildik görüşlere alternatif bir Kürt tarihi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Hemen herşeyi “Kürtleştiren” bu yaklaşıma göre Kürtler yeryüzünün en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş çok büyük başarıları olan bir millettir. Hatta Sümerler, Hititler ve onlardan sonra gelen bir çok millet de Kürttür. Bu propaganda çalışmaları içinde öyleleri vardır ki Türklerin, Kürtlerin bir kolu olduğunu dahi iddia eder. İlk başta şaşırtıcı görünen bu gelişmeler şu ana kadarki ulus yapama ve ayrılıkçı hareketler deneyimi dikkate alındığında aslında hiç de yeni değildir. Tarihte görülen en son milliyetçi ve ayrılıkçı hareketlerden olan Kürtçülük de kendisinden önceki örneklere öykünmüş, onlar ne yaptıysa aynısını yapmaya çalışmıştır: birleştirici yönü zayıf olan, ölmek üzere olan, olmayan ya da ölü bir dili canlandırmak, ona ayrı bir kimlik vermek, ayrı bir millet kimliği olmayan, mevcut kimliğinin yeterince farkında bulunmayan ya da başka bir etnik gruba bağlı bir topluluğu ayrı bir millet olduğuna inandırmak vd.
1980ler’in sonlarında PKK bu stratejisinde ciddi noksanlar görmüştür. İlk olarak silahlı mücadele ile amaca ulaşılamayacağı anlaşılmıştır. Her şeyden önce bölgede yeterli halk desteği yoktur. En önemlisi, PKK’ya göre, modern milliyetçilik anlamında ayrı bir Kürt milleti yoktur, izlenen yol takip edildikçe yaratılma imkanı da gözükmemektedir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti her türlü kayba rağmen teröristler ile iletişim kanalı oluşturmamakta, ayrılıkçı hareketlerle, ne pahasına olursa olsun, sonuna kadar direnmektedir. Tüm bunlara ek olarak dış destek güvenilir değildir. Diğer ülkelerin PKK’ya verdikleri destek sonuç alıcı türden değildir. PKK bu devletlerin asıl amaçlarının bağımsız bir Kürdistan kurdurmaktan çok PKK’yı ve Türkiye Devleti’ni kontrol altında tutmak olduğunu geç de olsa anlamıştır.
Söz konusu tablo karşısında PKK yönetimi ilk hedef olarak bölgedeki Kürtleri Türkiye dışına taşımayı hedeflemiştir. Kırsal kesimde modern bir ideoloji olan ayrılıkçı milliyetçiliği yaşatacak zemin bulamadığını anladığı için örgüt ilk hedef olarak şehirlerde, mümkünse en gelişmiş ülkelerde bir “Kürt diasporası” oluşturmayı seçmiştir. Aslında bu seçimden çok deneyimlerin bir sonucudur. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine ekonomik ve diğer nedenlerle ciddi bir göç yaşanması ve bu göçmenler içinde nispeten hatırı sayılır bir PKK destekçisinin çıkması PKK’ya yol göstermiştir. Böylece 1980ler’in ikinci yarısında örgüt Kürt kökenli nüfusu Türkiye dışına taşımayı bir endüstri haline getirmiştir. 1988 ve 1989’da zirveye ulaşan bu göçler sonucunda Avrupa’nın hemen her ülkesinde binlerce kişilik topluluklar oluşmuştur. Çoğunluğu ekonomik nedenlerden bu ülkelere göç eden insanlar PKK’yı kullanmışlar, ancak PKK’nın üzerlerindeki etkisi bir türlü kesilmediğinden isteyerek ya da istemeyerek PKK’yı maddi ve diğer alanlarda desteklemeye başlamışlardır. Bu süreç 1990lar boyunca hız kesmeden devam etmiş ve ilk gidenler içinde PKK’ya sempati duyanlar Türkiye’den çok farklı olarak PKK’nın ideolojik anlamda da yandaşı olmaya başlamışlardır. Türkiye’den çocuk denecek yaşta ayrılan kişilerde bu etki çok daha derindir. Göçler sonucunda PKK ciddi bir maddi kaynağa sahip olmanın yanında Batı kamuoyunda daha büyük bir etkiye de sahip olmuştur. Çünkü artık destekçilerinin bir kısmı İngiliz, Fransız, İtalyan ya da Alman vatandaşıdır. Bunlardan çok daha önemlisi entelektüel bir birikim PKK’nın kullanımına hazır bir şekilde gelişmiştir. Yabancı dillere hakim, ideolojik yönden Türkiye karşıtı genç bir nesil ortaya çıkmaktadır. Kısacası PKK, 1990lı yıllarda klasik saldırı metotlarını değiştirmeye hazır bir hale gelmiştir. Bu bağlamda temel hedef olarak siyasallaşma da belirgin bir hal almaya başlamıştır. Bu konuda bazı Batılı ülkelerin yönlendirmelerde bulunduğu da açıktır. Siyasallaşmayı hedefleyen PKK artık IRA ya da ETA’dan çok daha güçlü bir örgüttür. Bu süreçte medyaya, özellikle de televizyon yayıncılığına önemli bir görev düşmüştür. MED-TV’nin kurulmasıyla birlikte örgütün siyasallaşması açısından en önemli aşama da gerçekleştirilmiştir.
Özetle PKK terör örgütleri arasında bugüne kadar örneği pek görülmemiş bir strateji izlemiştir; Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde tutunamayan, ya da istediği noktaya ulaşamayan örgüt, kendi sempatizanını kendisi oluşturuyor ve bunları yurt dışına yerleştirerek mücadelesini bu yolla yürütmeye çalışıyordu. Bir benzetme ile açıklayacak olursak, Türkiye toprakları PKK’nın “yetiştirmek istediği ayrılıkçılık bitkisi” için uygun değildi. Böylece bu topraklarda tutunamayan PKK, görüşlerini Türkiye’nin kendine özgü şartlarından uzakta, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Amerika’da Türkiye’nin sosyal, tarihsel ve kültürel ortamından uzakta geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemde örgütün dış amaçlarından biri de dünyanın her ülkesinde en az bir kaç bin PKK destekçisinden oluşan bir lobi grubu oluşturmaktır. Bu kişiler olabildiğince bulundukları ülkenin vatandaşı olmaya çalışıyorlar, bu yolla PKK’ya hem siyasî, hem askerî hem de malî destek sağlıyorlardı. Kani Yılmaz’ın 1994’te konuyla ilgili olarak yaptığı açıklama örgütün amaçlarını ve ulaştığı gücü göstermektedir: “1995 yılında hedefimiz 10.000 Kürdü Avrupa’da eğitmek. Avrupa’da on binlerce genç dağlara gidip savaşmak istiyor, biz de bunu sağlıyoruz.”[8] Bunun yanında bu kişilerin (ya da “PKK diasporası”nın), oluşan yeni strateji içindeki en önemli rolü PKK’nın oluşturmaya çalıştığı “Kürt ulusu”nu kurmada ortaya çıkmaktadır. Buna göre PKK ortada modern anlamda bir Kürt ulusunun olmadığını kabul etmekte, bunun için adeta daha uygun bir ortamda, Türkiye dışında, dış etkilerden arındırılmış olarak yeni bir ulus “yaratmaya” çalışıyordu. Özellikle ikinci nesil üzerinde uygulanan bu projede yer alan Kürt asıllı kişilerin büyük bir kısmı Türkiye’yi hiç görmedikleri halde, Türkiye düşmanlığı ile besleniyorlar, adeta Türkiye düşmanlığı PKK’ca dizayn edilmiş ‘yeni ulus’un ortak paydasını oluşturuyordu.[10] Buna göre Paris, Berlin ya da Londra gibi metropollerde oluşturulan kurs ve kamplarda çocukluktan itibaren yeni nesil öylesine bir programdan geçiriliyordu ki henüz 14 – 15 yaşındaki genç kızlar PKK’yı “ulusal direniş örgütü”, liderini de bir “kahraman” olarak görebiliyorlardı. Bu proje belli bir olgunluğa ulaşınca, MED-TV yeni ulus yaratma projesinin en önemli halkası olarak görülmüştür. Sınır aşan bir televizyon kanalı olarak MED-TV örgütün hem Türkiye’deki mücadelesine destek olabilir, yeni bir sinerji sağlayabilirdi, hem de geniş bir coğrafyaya yayılmış olan sözde diasporanın bulundukları toplumların içinde erimelerini engellerdi. Örneğin 1998 yılında görüşülen bir PKK militanı “artık köy köy gezmemize gerek kalmadı. Televizyon var. Bu işi daha kolay ve tehlikeye girmeden yapabiliyoruz” diyebiliyordu. Yine PKK uzmanı Özcan’ın verdiği bilgilere göre örgüt 1990’ların sonunda köylere giderek propaganda yapmayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Çünkü bu görev artık MED-TV’ye verilmiştir. Dahası böyle bir kanal örgütün sesini dış dünyaya daha kolay duyurmasını da sağlayabilirdi. Söz konusu hedefler ileride detaylandırılacaktır, ancak bu noktada belirtilmesi gereken nokta MED-TV’nin de içinde yer aldığı bu büyük projenin PKK gibi gücü sınırlı bir örgüt tarafından tasarlanıp, uygulanamayacağıdır. Söz konusu proje geniş çaplı bir organizasyon, büyük bir finansman, uzun yıllar sonunda ulaşılabilecek entelektüel bir birikim ve çok daha önemlisi geniş bir uluslararası destek ile mümkündür ve bu konuda MED ve MEDYA TV örnekleri son derece yararlı ipuçları sunar. Bu bağlamda bu örnekleri daha iyi anlayabilmek bizlere PKK’nın gücünün sınırları ve bağlantıları konusunda da önemli bilgiler de sunmaktadır. Diğer taraftan MED-TV, örnek olayı, PKK gibi örgütlerin faaliyetleri açısından ele alındığında, eşi benzeri az görülen bir faaliyettir ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte terörün ulaşabileceği güç konusunda terör ve siyaset bilimi disiplinlerine önemli katkılar sağlayabilecek önemdedir. Ayrıca PKK’nın bu alandaki faaliyetlerinin daha iyi anlaşılması Türkiye’de son yılların popüler konusu olan Kürtçe yayın konusunda daha isabetli analizlerin yapılabilmesine de katkıda bulunabilecektir. Bu önemlerine karşın ne yazık ki MED-TV ve sonrasında onun yerini alan MEDYA TV ve genel olarak Kürtçü ve Kürtçe yayıncılık konularında kapsamlı, bilimsel bir yayın bulunmamaktadır. Kitabın hiç olmadığı ortamda makaleler de gazete yazılarından ibarettir. İstisna diyebileceğimiz birkaç yazı ise ideolojik ve duygusal çalışmalardır ve konunun teknik yönünden ziyade siyasî yönüne değinmiş tepkisel çalışmalardır. Bu konuda eser olmamasının nedenlerine birkaç cümleyle değinecek olursak en başta konunun siyasîleşmiş olması gelmektedir. Baştan ‘yasak alan’ ilan edilen bu tür konular üniversite ve bağımsız yazarların ilgi sahasına girmemektedir. PKK’nın bu tür yayınlara tepki göstermesi normal karşılanabilir, fakat toplumun ve devletin de bu alanda yapılan bilimsel çalışmalar karşısında çekingen davranmasını anlamak güçtür. Çünkü bu alan boş kaldığı müddetçe bundan kârlı çıkan “karanlık güçler”dir. Kaybeden ise içinde bulunduğu durumu dahi tespit etmekte güçlük çekecek olan devlet ve Türk toplumu. Bu alanda ciddi bir yayının bulunmamasının ikinci önemli nedeni ise kaynak sıkıntısıdır. Gazete haberleri ve birkaç basın açıklaması dışında materyalin bulunmadığı Kürtçe yayıncılık konusunda devlet de çekingen davranmakta ve arşivlerini propaganda amaçlı da olsa araştırmacıların kullanımına sunmaktan kaçınmaktadır. Örgütün belgelerine ulaşmak ise daha zordur. MED-TV ve MEDYA TV ile ilgili bazı materyaller ise Türk araştırmacıların ulaşmakta sıkıntı çektikleri Avrupa ve Kuzey Irak’a yayılmıştır. Bu nedenlerle, zaten nimeti olmayan külfeti çok olan böylesi bir araştırmanın bu kaynak sıkıntısının içinde öncüllerinin olmaması şaşırtıcı olmasa gerektir.
Bu çerçevede MED-TV yayınlarının ulusal ve uluslararası alandaki etkileri ele alınacaktır. MED-TV’nin kuruluşu, finans kaynakları, diğer ülkeler ile ilişkileri başka bir çalışmanın konusu olduğundan söz konusu bilgiler üzerinde detaylı bir şekilde durulmayacaktır.
Makale MED-TV’nin etkilerini üç ana bölümde incelemektedir. İlk olarak MED-TV’nin uluslararası alandaki etkileri genel olarak, ve bölgeler itibariyle ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Türkiye üzerindeki etkileri üzerinde durulacaktır. İşlevsel etkileri ele alan son bölüm aslında daha önceki bölümlerde ele alınan etkilere de değinmektedir. Ancak bazı etkiler vardır ki geniş bir şekilde detaylandırılması şarttır. Bu nedenle bu bölüm daha büyük tutulmuştur.
Yazıya geçilmeden önce bu makalenin MED-TV dönemi yani PKK’nın televizyon yayıncılığını eylemlerinde kullandığı ilk yıllar hakkında olduğunu belirtmekte yarar vardır. Çünkü MEDYA TV döneminde bazı değişmeler yaşanmıştır. Bu dönem başka bir yazıda ele alınacaktır. Makale: Sedat LAÇİNER
Paylaş:




| < Önceki | Sonraki > |
|---|






